@FerhatEncu

Katır Sırtında Taşınan Ölüleri Unutursam Kalbim Kurusun

Ferhat Encü Roboski’nin hikayesini yazdı…

Aylar önce insan hakları savunucularının İstanbul’da düzenlendiği ‘insan hakları konferansına’ bende davet edilmiştim. Bir çok konunun tartışıldığı bir plartform hazırlamışt ve çeşitli alanlarda uzman akademisyen, insan hakları savunucuları, hukukçular ve üniversite hocaları katılmıştı. Bende, “Roboski ve sınırlar” konulu bir sunum yaptım. Bizler için sınırların ne olduğu ve sınırların bizlere kattıkları acıları anlatmaya çalıştım. Emperyalist devletlerin masa başında çizdikleri sınırların insani ve doğal olmadığını, akrabaları bir birbirinden ayıran sınırların ne kadar anlamsız olduğunu dilim dönünceye kadar ifade etmeye çalıştım.

Gerçekten biz Roboski’liler için sınırlar ne anlam taşıyor ve bizler ailelerimiz arasına çizilen sınırların varlığını ne zaman hissettik?

Sınır deyince bizler ne anlıyorduk? Bu soruların cevaplarını bir bir kendimce cevaplamaya çalıştım. Kürdistan’ı dört parçaya bölen o sınır çizgilerden bir tanesi Roboski’den geçiyor.

Türk devleti Kürdistan’ı işgal edip yerleşmeye geldiğinde bizlere bu sınırları dayatmaya çalıştı. Qilaban ( Uludere ) yani Roboski’ye devlet 1950′li yıllarında işgalcı gücü ile gelip yerleşti. Sınır boylarında zozan ( yaylalarda) yaşayan halk her gün o sınırları ‘ihlal’ ediyordu. Sınır kavramının ne olduğunu bilmiyorlardı taki devlet 1 metre boyunda ve yaklaşık 30 cm çapında beton direği dikene kadar. Fiziken çizilen sınırları bu sefer bölgede yaşayan halka kabullendirmek için başlayan o korkunç dönem başladı ve hala günümüze kadar devam etmekte. Masa başında ve bizlere danaşılmadan akrabalarımız ve bizler arasında çizilen sınırlar, bir işkence sistemine dönüştürüldü. Öldürme, yaralama, dövme, hakaret etme ve tutuklama bahanesi olarak bölge halkına kanıtsatmaya çalışıldı. Sınırlarda yaşayan bölge halkı yazları sınır boylarında bulunan yaylalarında yaşıyor, günün hemen hemen 24 saatinde de bu sınırları ‘ihlal’ etmek zorunda kalıyorlardı. Diğer komşu Köyü’ne gitmek için, hayvanlarını otlatmak, tarlasını biçmek ve temel ihtiyaçlarını gidermek için, devletin koymuş olduğu bu sınırı geçmek zorundaydılar. Yıllarca devletin bu zülmünün altında kalan bölge halkı, her şeye rağmen iradeleri dışında çizilen sınırları kabul etmedi. Dayak yediler. Hakarete uğradılar. Tutuklandılar ve kimi zamanda öldürüldüler ama vazgeçmediler.

Babam, babasının başından geçen bir olayı anlatırken isyan etmemek bu çizilen sınırları ihlal etmemek ve yok saymamak elden değil.

‘Bir kış günü idi, yaklaşık yarım metre kar vardı. Babam Zaho’nun bir köyünde bulunan ve hasta düşen ablasını ziyaretten gelirken köyün girişinde askerler tarafında durdurulur. Çantasında iki kg çay ve o dönemin vazgeçilmez tatlısı olan iki kg hurma, bir kaç hediyelik eşya varmış. Askerler, ‘nerden geliyorsun’ demeye kalmadan silahın dipçikleri ile ve tekme tokat babama giriştiler. Ben haberi alır almaz koştum ve gittiğim de babam bir kaç asker arasında ve askerler durmadan babama vurduklarını gördüm. Köyün çıkışında babama yetiştim. Dayaktan bitkin düşen babam, askerlerin her silah dipçiğinden sonra yere düşüyor. Düştüğü zamanda bazıları sürüklüyor bazılarıda arkadan tekmeler savuruyordu. Bende var gücümle babamın üzerine kapandım. Babamı götürmeyin diye bağırdım, çünkü gideceği yerde ne kadar korkunç işkencelerin olduğunu biliyordum. Kimse sesimi duymadı iki asker kolumdan tutup beni derenin kenarına fırlattılar. Kim bu zülme ses çıkara bilirdiki? Kim, durun yapmayın adamı öldürdünüz yeter artık bırakın diyebilir ki? Diyenin aynı akıbeti yaşayacağını bildiği için herkes içim içim kan ağlıyordu bu zülüm karşısında. Daha 12 yaşında olan bedenim yorgun düşmüş babamın götürüşünü ancak seyretmekle kaldım. Bir kaç gün geçmeden babam eve geri geldi. Sana ne yaptılar baba dediğimde, sadece bir şey yok deyip geçiştirdi. Anlatılmaz bir zülüm yaşadığını biliyordum.

Evet, babamın babasının başından geçenler bunlardı. Kendisinin yaşadığı bunlardan farksız değil deyip ekliyordu babam. Bu zülüm devam ede gelmiş günümüze kadar. Bu zülmün en korkuncu Roboski katliamı idi. Acının bile kendinde utandığı o gece bir kez daha sınırların varlığı kendini acımasız bir şekilde hissettirmiş. Kendi toprağımızda adımız kaçakçı ve kendi ailelerimizle yaptığımız ticarete de kaçakçılık olarak geçti tarihin kirli sayfalarına. Gelde bu gerçeği anlat anlatabilirsen yurdumun aydınına, yazarına, siyasetçisine ve sözde vicdanlı insanlarına.

 

Görüntü

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on Haziran 19, 2014 by in Uncategorized and tagged .
%d blogcu bunu beğendi: